|
KARS SUBATAN TOPLU MEZAR KAZISI
GİRİŞ
Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan
Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve
Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik
konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.
Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve
jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan
olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen
sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan
Ermenileri kullanmışlardır.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden
siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde
Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı
ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento
gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir.
Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar
aracı haline dönüştürülmektedir.
Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından
Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü
sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden
sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından
yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl
sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı
devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı
imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur.
Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta,
çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı,
milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka”
olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe
yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta
Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane
Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin
meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.
Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde,
hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde
de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde,
Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini,
kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya
çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar
başlamış, Doğu Anadolu’da başlatılan ve İstanbul’a kadar yayılan isyan
hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak
düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık,
Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı
savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı
yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına
kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.
Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı
tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler,
bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.
Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak
İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç
Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi
örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.
Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni
isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve
Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı.
Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını
yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri
ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda
bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli
tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe
gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış
ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.
Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın
bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye
başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş
bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki
ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden
önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği
sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve
mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştı.
Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için
Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki
tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna
etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir(1).
Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı devletini işgal
eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle
önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu
işledikleri” gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir.
Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı
araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları
kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki
tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan
1922'de serbest bırakılmışlardır.
Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış;
Malta’daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti’ni sözde
soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler
yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz
İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya
çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından
sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz
ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni
Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu
anlaşılmıştır(2).
Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını
gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör
eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin,
Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye
kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren
yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.
Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak
1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu
Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel
Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü
Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar,
elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir
tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.
Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye
çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni
teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal
şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu
saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66
yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır(3).
Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine
1980’li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine
girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri
plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK
militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.
Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı
sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin
açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler.
Çeşitli ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların
ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna
kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “tanıtmak”,
Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “tanımak” zorunda bırakmak, sözde
soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve
"Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.
ERMENİ
SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI
Osmanlı devleti zayıflamaya başlayıp, misyoner okulları
kurulup, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk-Ermeni
ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Bazı devletler, Osmanlı
devletini bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için, Ermenileri Türk
toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir
Özellikle
Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı
devletinin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri Osmanlı yönetimine
karşı teşkilatlandırmışlardır.
Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan
Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda,
Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.
Türklerin iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle
işbirliğine girmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının
desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve
"Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği" iddiasını dile
getirmeye başlamışlardır.
Islahat Fermanı ile müslümanlar ve gayr-i müslimler hukuk
önünde eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusya'dan, "işgal ettiği Doğu Anadolu
topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine
ıslahat yapılmasını" istemişlerdir. Ermenilerin bu talebi, Rusya
tarafından kısmen kabullenilmiş, Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan
Yeşilköy, eski adıyla Ayastefanos Anlaşması ve daha sonraki Berlin Anlaşması’yla
Ermeni sorunu uluslar arası bir boyuta taşınmıştır. Böylece, Türkiye’yi bölmek
isteyen yabancı güçler, Türk-Ermeni ilişkilerine müdahale etmeye başlamışlardır.
İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni
Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı devletini yıkma ve paylaşma politikasının
bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu
politikanın propaganda ürünüdür!..
ERMENİ
İSYAN VE KATLİAMLARI
Berlin
Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde
gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı devleti üzerindeki baskı
ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Kilikya'da yeraltında
örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.
İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu
tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir.
Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsolosluklarının sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye
çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir.
Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren
çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu
komiteler, Osmanlı yönetiminden şikâyeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan
Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.
Osmanlı Ermenilerini, içeride kurulan komiteler yoluyla
devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine
Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece
1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak; 1890'da ise
Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri
ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, “Anadolu topraklarının ve Osmanlı
Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.
İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini
Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen
Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele
başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak
özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve
yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan
misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.
İlk isyan 1890'daki Erzurum’da gerçekleşti. Bunu, yine aynı
yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve
Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı,
1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı,
1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen
Adana isyanı izlemiştir.
1906-1922 yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslar’da,
517.955 bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı tespit
edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu bulmaktadır(1).
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı
sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar
hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına
uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları
ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca
işlemişlerdir.
Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı
saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine
baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin
Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler
tarafından öldürülmüştür.
İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya
kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor"
mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek daha geniş çapta bir uluslar
arası sorun niteliğine büründürülmüştür. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus
diplomatik temsilciliklerinin raporları, “Ermeni ihtilalcilerin hedefinin
karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı
ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak” olduğunu kaydetmektedir.
Öte yandan büyük devletlerin diplomatik ve konsolosluk
temsilcilikleri Anadolu'nun her köşesine dağılmış Hıristiyan misyonerler ile
birlikte, Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve
benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
KARS SUBATAN TOPLU MEZAR KAZISI
Bölgede
incelemelerde bulunmuş olan Arkeolog Prof. Dr. Cevat Başaran, olay hakkında
şunları yazmaktadır:
"1915-1918 yılları arasında Doğu Anadolu'da meydana gelen acı olayları gerçek
yönleriyle ortaya koymayı amaçlayan toplu mezar kazılarından birisi de Kars-Subatan'da
yapıldı. Kars'ın yaklaşık 28 km. doğusunda Türkiye-Rusya sınırındaki Ani Ören
yeri yakınında yer alan Subatan köyündeki toplu mezarın açımı, "Yakın
tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu" Sempozyumu'nun ardından 20.6.1991 günü
gerçekleştirildi.

1918'de Ermenilerin bölgeden
çekilmesi sırasında diğer bir çok merkez gibi Ermeni çetelerinin saldırısına
uğrayan Subatan köyü, Ani yolu üzerinde Büyük ve Küçük Yahni tepelerinin
güneyindedir. Bugün yaklaşık 20-30 hanelik Müslüman nüfusu barındıran
Subatan
köyündeki kazı çalışmaları, olayları yaşayan (görgü tanıklarından 120 yaşındaki Fâriz Öztürk ile 95 yaşındaki Durağa Öztürk'ün) sözlü ifadeleri doğrultusunda,
köyde belirlenen dört ayrı toplu mezar yerinden Köseoğulları mahallesindeki
merekte (samanlık) açılan 8x10 m.'lik açmada yürütüldü.
4x5 m.'lik dört ayrı kareye ayrılan alanda ilk çalışmalar A-l açmasında
başlatıldı. Önce geniş yüzeyde sürdürülen kazı daha sonra A-l ve B-l açmalarının
iç kesişim noktasında yoğunlaştırıldı. Üstteki 40 cm.lik dolgu toprağın
kaldırılmasından sonra ilk iskeletlerle karşılaşıldı. Karışık olarak in-situ
malzemeyle birlikte ele geçen iskeletlerin çoğunluğunun 0-1 yaş arası çocuklara
ait olduğu izlendi.
A-l
açmasında yaklaşık 80 cm. derinlikte ele geçen bir iskelet grubu oldukça ilginç
bir yapı gösteriyordu. Kuzey-Güney doğrultusunda konumlanan bu iskeletler bir
ana ve kız çocuğa ait olmalıydı. Kadın sağ yanı üzerine düşmüş ve sol koluyla
kucağındaki çocuğa sarılmıştır. Kadının kafatasında belirlenen iki darbe izi,
bunların özellikle kafalarına vurulan olasılıkla balta ya da kesici aletlerle
katledildiğini gösterir niteliktedir. İlk harekette fazla etkili olmayan balta,
ikincisinde kafatasını derinlemesine ikiye ayırmıştır. Gerek kadın ve gerekse
çocuğu üzerindeki giysilerle gömülmüştür.
A-l açmasının güney köşesinde ele geçen bir başka iskelet grubunun sadece çok az
bir
kısmı
açılabilmiştir. Bunlardan anlaşılabildiğince cesetler yine gelişi güzel
yatırılmışlardır. Buradaki ilk çalışmalar sonrasında 12 çocuk ve 3 yetişkin
iskeleti ortaya çıkarılmıştır.
Kazı sırasında ele geçen diğer buluntular arasında iç giysisi ve ipekli elbise
parçaları, bir kemere ait madeni toka, iki çift küpe, küçük bir kolyeye ait çok
sayıda renkli boncuk, madeni zincir, giysi düğmeleri, oldukça paslanmış bir
bakır sikke ve yer yer çürümüş ahşap hatıllar bulunmaktaydı. Bu buluntular, Kars
Müzesi'nde açılan Katliâm Bölümü'nde sergilenmeye alındı.
Olayların
görgü tanıklarından Fâriz Öztürk ve Durağa Öztürk'ün arşiv belgeleriyle
desteklenen ifadelerine göre, 25 Nisan 1918'de Ermenilerce yapılan katliâm şu
şekilde meydana gelmiştir: Kars ve Sarıkamış'tan geri çekilen Taşnak-Ermeni
çeteleri, o zamanlar Türk, Ermeni ve Rumlar'ın birlikte yaşadığı Subatan köyüne
de saldırırlar. Her yana gelişigüzel ateş açan çeteciler, ele geçirdikleri
köylüleri de bulundukları yerde acımasızca öldürürler.
Arşiv belgelerinden elde edilen fotoğraflara ve kazı sonrası ulaşılan bulgulara
göre kafalarına baltalarla vurularak veya karınlarına süngü sokularak öldürülen
kadın ve çocuklarla yaşlı erkekler sokaklarda bırakılır.
Arşiv
belgelerinden elde edilen bilgilere göre Subatan köyünde toplam 570 kişinin
katledildiği ifade edilmiştir. Ermeni çetelerinin çekilmesinin ardından bölge
yeniden Türk askeri birliklerinin eline geçer. Sokaklarda kokmakta ve köpeklerce
yenilmekte olan katledilmiş insan cesetleri, sağ kalanlar ve askerler tarafından
köyün belirli noktalarında toplanarak samanlıklara (merek) doldurulur.
Dönemin imkânsızlıkları ve ölü sayısının çokluğu nedeniyle defin için bir
"mezar" olarak düşünülen samanlıklar "dam çöktürme" yoluyla da bu masum
insanlara birer "toplu mezar" olur.
Subatan'da bulunan üç ayrı mezar yerinden
Köseoğulları mahallesindeki saman damın 180'in üzerinde, Tıptıp sokağında
257'nin üzerinde çocuk ve Köy Camii'nin güneyindeki merekte 350'nin üzerinde
şehidin gömülü olduğu arşiv belgeleri ve tanık ifadeleriyle belirlenmiştir."
Geri
|