Ana Sayfa
        Kars Forum
        Profiliniz
        Kars Seri İlanlar
        Ziyaretci Defteri
        Kars Resimleri
        Kars Video Galerisi
        Sarıkamış Facia
        Ermeni Sorunu
        Kars Evliyaları
        Kars Yemekleri
        Kars Turizm
        Iğdırda Turizm
        Ardahanda Turizm
        Kars Milletvekilleri
        Kars Telefon Rehberi
        Kars Müziği
        Kars E-CARD
        Posta Kodları
        Kafkas Üniversitesi
        Kars Eğitim Öğretim
        Tarih Öncesi Kars
        Osmanlıda Kars
        Kars Aşıkları
        Kars Halk Oyunları
        Kars Kültürü
        Kağızmanlı Hıfzı
        Sefil Baykuş
İSLAMİYET
 Kars Hava Tahmini 
  
KARS
FİRMA REHBERİ

KARS RESİMLERİ





















İLÇELERİMİZ

Burcunuzu seçin, falınızı okuyun

Sefil baykuş ne yatarsın bu yerde
 Yok mudur vatanın illerin hani
 
 Hani ya! Bülbül gibi şakıyan; aşkı gözlerden okuyan dillerin hani?.. Hey gidi onbeş yaşın Suna'sı hey ! . Toprağa girecek yaş mı bu ! ..
 
 Varıp türküye sorsan "Ey türkü nedir bu Sefil Başkuş öyküsü... neyin nesi bu Suna kız". Türkü dillenir. Öyküler meseleyi.
 
 Recep derler bir genç vardı, Kars'ın Kağızman'ında Recep'in babası Ağa Dede adlı bir rençberdi. Oğlunun okuma-yazma yaşına gelince, Hafız Lütfi Efendi'ye yolladı onu. Eskiden nerde şimdiki okullar. Varsa yoksa rrıedreseler. İşte Recep'te gözlerini Hafız Lütfi Efendi'nin medresesinde açtı çevreye.. Sesi güzel olduğu için de hocası onu çok seviyordu. Recep oniki yaşına gelince, medresede ders vermeye başladı. İyi, hoş ama, Yaşının da ergenliğe geçiş dönemi: Öğrenciler arasında kızlar da var. Hele bunlar arasında emmisinin kızı Suna var ki, bir içim su.. Suna da onun yaşlannda, çocuk daha. Ama, Recep'in ilgisini anlıyor. İçten içten de boş değil Recep'e. Recep derseniz günden güne tutuluyor Suna'ya. Uykuları kaçar oluyor, rahat, huzur hak getire. Medreseyi terkedip, dağlara düşüyor. Elinde sazı, çalıp; söylüyor. Yaktığı türküler de hep Suna'nın üstüne. derken, mesele Recep'in babasının kulağına gidiyor. Babası olgun adam..Varıp Sunâ nın babasına açıyor konuyu. "Valla kardeş durum böyleyken böyle bizim oğlan deli divana. Dağlara düştü. Suna der de başka birşey demez.... Allah kısmet etmişse, baş-göz edelim çocuklan. Elin akıllısından, bizim delimiz iyidir" diyor.
 
 Suna'nın babası dinliyor kardeşini. Sonra da: "İyi ya kardaşım. Anşa evdeyken, Suna'yı nasıl veririm. Elalem ne der. Büyüğü dururken, küçüğünü verdi. Törelere karşı geldi demezler mi? Suna olacağına, Anşa olsun" der. Recep'in babası ilkin hık-mık eder, sonra da: "Gençtir. Çabuk unutur. EI kızı geleceğine, Anşa olsun" der. Eee devir eski devir, töreler baskırı. Emmioğlu, emmikızıyla evlenecek. Onunda ilkin büyüğü gelin olacak. Kim ne der. Haber Recep'in kulağına gelince, vurulmuşa döner... Ama, ağzını açıp da babasının kararına karşı gelmek ne haddine, boynunu büküp oturur. Suna derseniz, olanlardan habersiz. Ona kalsa, ömür boyu bekleyecek Recep'i. "Anşa evlenir giderse sıra bana gelir. Bende Recep'e vannm" hesap ediyor Suna. Ama, iş açığa çıkıp durumu öğrenince iki göıü, iki çeşme Suna'nın. Ağlamak için kenar köşe anyor. Sonra da iki elinin arasına alıyor başını. Haykıra haykıra ağlıyor. Başka da bir şey gelmiyor elinden. "Hayır Recep beni istiyor, ben de Recep'i" dese, kim dinler. Üstelik elaleme rezil olur. Babasının anasının da yüzüne bakamaz. Boynunu büküp bekliyor.
 
 Uzun sözün kısası, Recep'le Anşa'nın düğünü yapılıyor. Başgöz olup çekiliyorlar evlerine. Ama, nerde Suna; nerde Anşa. Recep'in gönlü illaki Suna diyor. Kimseye belli etmek istemiyor. İçini türkülerle döküyor, dertli dertli çalıp, türküler yakıyor Suna'ya. Gece gündüz demeyip, dağ-bayır; ova yayla dolaşıp duruyor. Medreseyi de, hafızlığı da bırakıyor... Bir tek "Hıfzı" takma adı kalıyor hafızlığından. Türküleri de dilden dile dolaşmaya başlıyor. Duyan duymayana; bilen bilmeyene söylüyor.~Kağızman'lı Hıfzı'nın türkülerini.
 
 Suna derseniz içine kapanık. Arada bir ablasına gittiğinde görüyor Hıfzı'yı. O kadar!.. Onda da dertlenip dönüyor eve. İçine atıyor hep. Hıfzı, Suna'yı alsa kaçsa; töreler! hlâki babasının, emmisinin şerefi. Bakıyor oluru yok, Sunâ sız yaşamak zor, çareyi gurbette anyor. "Alır başımı giderim. Olaki unuturum. Gözden ırak olan, gönülden de olurmuş" diye teselliyi gurbette aramaya çıkıyor. Babasına da geçimi sebep gösteriyor. "Baba bu geçimle iki ay baş edemez. Ben Anşa'yı alıp gurbete gidiyorum. Üç-beş kuruş biriktirir döneriz" diyor. Babasr karşı koymak istiyorsa da Hıfzı kararlı. Çok geçmeden de yükünü sırtlayıp, yollara düşüyor. Şura senin, bura benim. Vara vara Çukurova'ya varıyorlar. Toprağı bereketlidir Çukurova'nın diye duymuştur. Gidip bir çiftliğe yerleşiyorlar. Ufak tefek işlerine bakıyorlar çiftliğin. Kendisi at arabasını süriiyor. Tarlaya gidip geliyor. Ekim dikimle uğraşıyor. Anşa da, çiftlikte yemek yapıyor, ortalığı temizliyor. İnek sağıyor. Geçinip gidiyorlar. İyi. Hoş. Ama, Suna aklından çıkmıyor Hıfzı'nın. Unuturum diye çıktığı gurbet, daha çok yakıyor içini. Rüyalanna giriyor Suna. Derdini bir tek kavalına anlatıyor. Anşa hiç birşey anlamıyor. Ağzını açıp iki çift laf etmiyor zaten Hıfzı'yla. İki yabancı gibiler evde. Bunlar böyleyken, acaba Suna ne yapar? Suna ne durumdadır? Haberi Suna'dan verek.
 
 Hıfzı Kağızman'dan çıkıp gurbet yoluna düşünce, Suna'nın içini de kurt kemirmeye başladı. Eriyip akmaya başladı Suna. Yanaklarındaki onbeş yaşın pembeliği, yerini, limon rengine bıraktı yavaş yavaş. Sararıp soldu Suna. İlaçtı yatırdı boş!. . Kimse çare olamadı Suna'nın derdine. Bir de şu var; yaşlılardan bazısı ancak evlenirse iyileşir bu, diyor. İsteyeni de çok Suna'nın. Babası uygun birini kestirip, işini bitirdi. Kimse de Sunâ ya bir şey sormadı. Bir yandan, sırtı kesiliyor, düğün hazırlığı yapılıyor; öteki yandan derdine çare aranıyor Suna'nın. Küt küt öksürüyor, soğuk soğuk terliyor Suna. Kimsenin olmadığı yerlere çekilip için için de ağlıyor. O kadar. Bir tek rüyalarda teselli buluyor. Rüyalarında Hıfzı'yı görüyor hep. Kuş olup uçuyor Hıfzı. Gelip evin bahçesine konuyor. Sonra kocaman kanatlarnı vurup iniyor aşağı kaptığı gibi havala.ra uçuyor Suna'yı. Suna da kollarını kanat gibi çarpıyor. O da Hıfzı'yla uçuyor. Dağları ovaları geçip, gözden kayboluyorlar. Sonra ılık bir ter basıyor yeniden. Açıyor gözlerini ağlıyor ağlıyor.
 
 Uzun sözün kısası; ince hastalık yakıp kavuruyor Suna'yı.. Gün güne de eriyip akıyor. Bir deri, bir kemik kalıyor... Öte yandan düğün günü de gelip çatıyor... Bir yanda saz söz; bir yanda davul zurna. Yeniyor içiliyor. Buz gibi şerbetler dağıtılıyor... Gelinlik elbisesi de çok yakışıyor Suna'ya. Düğünün ikinci gecesinde Suna yataklarda.. Bakıyorlar olacak gibi değil, erteliyorlar düğünü. Suna'nın son yatağa düşüşü oluyor bu. Bir daha çıkamıyor yataktan. Hıfzı'nın adını sayıklaya sayıklaya, son nefesini veriyor. Evin şenliği, yasa dönüyor. Gelinlik elbiseleriyle koyuyorlar mezara Suna'yı. Başına da "Murad almamış gelin" diye yazıyorlar.
 
 Suna'nın son nefesini verdiği gece, Hıfzı sabaha kadar uyuyamıyor. Kan ter içinde dönüp duruyor yatağında. Gözlerinde Suna'nın hayali. "tez gel" diye yalvanyor. Gözlerini kapasa, rüyasında Suna. Sabahı iple çekiyor Hıfzı. Sabahın erkeninde kalkıp, Anşa'ya: "Tez hazırlan memlekete döneceğiz. Zaten gurbetin hayrı yok. Elimiz görüyor, cebimiz görmüyor. Hasretlik de cabası". Varıp çiftlik sahibine anlatıyor durumu. Tez elden yola çıkıyorlar. Şura senin; bura benim. Günlerce yol tepip, ulaşıyorlar Kağızman'a. Tez varıp Suna'yı soruyor Hıfzı. Ağlayarak durumu anlatıyorlar... Olduğu yere yıkılıyor Hıfzı. Başı ellerinin arasında, saatlerce ağlıyor. Sonra sazını alıp, Suna'nın mezanna gidiyor. Mezar taşına bir baykuş konmuş, figan etmektedir. Bir kenara da Hıfzı çekilir.... Vurur sazın tellerine.
 
 Sefil başkuş ne gezersin bu yerde
 Yok mudur vatanın illerin hani
 Küsmüş müsün selamımı almazsın
 Şeyda bülbül gibi dillerin hani
 
 Ecel tuzağını açamaz mısın
 Açıp da içinden kaçamaz mısın
 Azat eyleseler uçamaz mısın
 Kırık mı kanadın kolların hani
 
 Aç mısın, yok mudur ekmeğin aşın
 Odan ne karanlık, yok mu ataşın
 Hanidir güveyin, hani yoldaşın
 Hani kapın bacan, yolların hani
 
 Kara yerde mor menevşe biter mi
 Yaz baharda ishak kuşu öter mi
 Bahçede alışan, çölde yatar mı
 Uyan garip bülbül güllerin hani
 
 Burda yorgan döşek, yastık var mıdır
 Bu geniş dünyada yerin dar mıdır
 Dalın tahta duvar, önün yar mıdır
 Yeşil başlı Suna'm güllerin hani
 
 Körpe maral idin dağlanmızda
 Dolanırdın solu sağlanmızda
 Taze fıdan idin bağlanmızda
 Felek mi budadı dalların hani
 
 Düğününde acı şerbet içildi
 Gelinlik esvabın dar mı biçildi
 İlikle düğmele göğsün açıldı
 N'oldu kemer-beste belleri hani
 
 Alışmış kaşların var mı karası
 Ala idi gözlerinin binası
 Kocaldın mı onbeş yaşın Suna'sı
 Yok mudur takatin, hallerin hani
 
 Aç kapıyı emmim kızı gireyim
 Hasta mısın halin sual edeyim
 Susuz değil misin bir su vereyim
 Çaylarda çalkanan seslerin hani
 
 Yatarsm gaflette gamsız kaygusuz
 Ninni balam ninni kalma uykusuz
 Hem garip hem çıplak, hem aç hem susuz
 Felek fukarası malların hani
 
 Her gelip geçtikçe selam vereyim
 Nişangah taşına yüzler süreyim
 Kaldır nikabını yüzün göreyim
 Ne çok sararmışsın alların hani
 
 Civan da canına böyle kıyar mı
 Hasta başın taş yastığa koyar mı
 Ergen kıza beyaz bezler uyar mı
 A1 giy allı, balam şalların hani
 
 Daha seyrangaha çıkarmaz mısın
 Çıkıp da dağlara bakamaz mısın
 Kaldırsam ayağa, kalkamaz mısın
 Ver bana tutayım ellerin hani
 
 Bir kuzu koyundan, ayrı ki durdu
 Yemez mi dağların kuşiyle kurdu
 Katardan ayrıldın, şahin mi vurdu
 Turnam, teleklerin tellerin hani
 
 Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın
 Uyandın da taş yastığa dayandın
 Aslı hanım gibi kavruldun yandım
 Yeller mi savurdu, küllerin hani
 
 Hıfzı sorar da Suna durur mu? Suna'nın cevabını da şöyle dillendirir halkımız:
 
 Emmioğlu küsmemişim ben senden
 Ölüm lal eyledi, dillerim yoktur
 Eğdi kametimi, büktü belimi
 Kalkamam ayağa hallerim yoktur
 
 Haber edin kuşlar çeksin yasımı
 Yuva yapsın püskülümü gesimi
 Koymadılar doldurayım tasımı
 Havuzdan ayrıldım, sellerim yoktur
 
 Bende Hıfzı gibi tezden uyandım
 Uyandım da taş yastığa dayandım
 Aslı Hanım gibi, kavruldum yandım
 Sam yeli savurdu, küllerim yoktur
Geri